26 Eylül 2010 Pazar

Dizi izlemeden kış geçmez!

Sonbahar geldi... Yapraklar döküldü, yazlıklar üst raflara kaldırıldı, serin havalar sevgiliye daha bir sıkı sarılmamıza neden oldu... Amaaa sonbahar dedin mi benim aklıma dökülen yapraklardan çok yeni yayın dönemine başlayan diziler geliyor.

Benimde hiçbir bölümünü kaçırmadığım, kaçırınca ne yapıp edip internetten izlediğim dizilerim var. Yani öyle "evimde televizyon yok şekerim, boş zamanlarımı kitap okuyup, şarabımı yudumlayarak geçiriyorum" diyemeyeceğim üzgünüm :)

İlk dizim Two and a half man; Ekrana 8. sezonuyla gelen Two and a half man bana kalırsa televizyon tarihinin en komik dizisi. Dizi Çapkın ve az biraz alkolik olan Charlie Harper'ın kardeşi Alan ve yeğeni Jake'le yaşadığı maceraları anlatıyor.Dizi başladığında 9 yaşında olan Jake şu anda 16 yaşında eşek kadar adam oldu. Çocuğu izledikçe yaşlandığımı hissediyorum. Bu sezon Jake kızlarla muhabbeti iyice ilerletiyor kesinlikle izlemelisiniz :)


İkinci vazgeçilmeziiim How I Met Your Mother: Bu diziyi izlemek ölmeden önce yapılması gereken 100 şey listesine konulmalı :) Çocuklarına anneleriyle tanışmasının hikayesini oldukça uzuuuunn ve keyifli şekilde anlatan Ted Mosby ve arkadaşlarının hikayesi beni her seferinde çok güldürüyor. Dizideki bütün karakterler çok yetenekli ve doğuştan komikler. Özellikle bir Barney varkiiii Fenomen :) Hala izlemediyseniz hemen listeye alın...


En son sırada ise Bir türk dizisi bulunmakta. Hayır aşiretli, mafyalı, ya da konakta geçen dizilerden biri değil. O tarz dizilerden uzak duruyorum gördüğüm yerde koşarak kaçmayı tercih ediyorum. Benim türk dizilerinden tercihim Bir Kadın Bir Erkek. İlk bölümünden beri kahkahalarla izlediğim, Demet Evgar'ın şahaneliğine hayran kaldığım dizinin yeni sezonu başladı. Gerçi sezona çok iyi başlayamadılar bence ama ileriki bölümlerde yine eski performanslarını yakalayacaklarını düşünüyorum.



Benim bu kış izleyeceğim diziler bunlardır sevgili okur. Siz hangi dizileri izliyorsunuz bakalım ?

24 Eylül 2010 Cuma

Biraz Masal, Biraz Gerçek Barcelona!


Yağmurlu Bir İstanbul Sabahında geçen haftadan geriye kalanlara bakıyorum...

Hiç geçmeyen zaman keyifli anlarda su gibi akıp geçiyor. Ben Barcelona'da zamanın nasıl geçtiğini anlamadım... Hani kendinizi ait hissettiğiniz yerler vardır.Eviniz, ofisteki masanız, sevgilinizin yatağı, belki iş dönüşü bindiğiniz servis... O yerlerde güvenilir bir kucağa yatmanın huzuru vardır... İşte Barcelona'ya adım attığım anda tam olarak bunu hisettim. Uzun zamandır uzaktan flörtleştiğim bu şehir havasını soluduğum anda bana sahip oldu... Eşsiz mimarisi, geniş sokakları, sıcak kumları, müthiş yemekleri, ve hareketli insanlarıyla içime işleyen bu şehir sizi masalla , gerçek arasında sürüklüyor...

Bir dahaki yaz kendinize bir iyilik yapın Bodrum'da 5 yıldızlı bir otele milyonlar vermek yerine... Barca'ya bir uçak bileti alın.Türkiye'de yapacağınız animasyonlarla dolu, açık büfeden çıkmadığınız, otelden dışarı adım atmadığınız sıkıcı bir tatil yerine diğer Avrupa ülkelerine oranla oldukça ucuz olan bu ülkenin sıcaklığını keşfedin...

Hep Barcelona'da şunu yapın bunu yapın derler ya o zaman bir kaç öneri de benden olsun :)))

Bir dahaki yaz Barcelona'ya gidip;

*Dünya'nın en güzel manzarasına sahip Marina'da bulunan Starbucks'da sabah kahvenizi için. Ne şanslı olduğunuzu düşünün...

*Marinadan başlayarak sahil şeridinde güzel bir yürüyüşe çıkın. Taksim'de çalan kızılderilileri gördüyseniz şimdide ordalar :)

*Tapas'ların her çeşidinin tadına bakın.(Domuz etine karşı hassassanız mutlaka sorun çünkü İspanyollar'ın besin piramidinin tepesinde domuz eti var:)

*"enizden babam çıksa yerim" diyenlerden değilim hatta mümkünse bana uzak olsun deniz böcükleri. Ama bir Paellla var ki.İçinde her çeşit deniz canlısını barındırmasına rağmen yedim gitti çok da sevdim :)

*Benim gibi şarap sevenlerdenseniz. Barcelona sizin mabediniz olacak. Oldukça uygun fiyatlara muhteşem şaraplar tadabilirsiniz.

*Ben şaraba sardım diye Sangria içmedim çok pişmanın. Meyvelerden yapılan bu şarap kokteylini tatmadan dönmeyin kızarım :)

*Motor ehliyetiniz varsa şehri mutlaka motorla keşfedin. Eğer "yok ben motordan korkarım, kafayı gözü yararım" diyorsanız, bisiklet kiralayabilir ya da Barcelona'da şehir turu yapan otobusleri kullanabilirsiniz. Biz bir gün boyunca bu otobuslerle gezdik turistik noktalarda duruyorlar siz de istediğiniz yerde inip geziyorsunuz. Kaybolmak yok, otobus, metro gezmek yok. Mis :)

*La Rambla meydanında bir aşağı bir yukarı yürüyün :)

*Alışveriş için çok orjinal markalar buldum dersen yalan olur. Zara, Bershka , Pull&Bear'lar şehrin her bir yerini kaplamış. Ben Tabi'ki H&M'i talan ettim. Gerçi aldığım her şey made in Turkey yarın öbür gün pazarda orda burda yarı fiyatına görüp üzülücem ama olsun pişman değilim :D

*Yakınlarınıza hediye almak isterseniz. Barcelona forması sözü vermeyin tanesi 60 euro çünkü. Çoluk çocuğa sana gelirken forma getiricem diyip getirmezseniz üzülürler :)

*Sahilde sıralanmış, Shoko ya da Catwalk gibi mekanlardan birine gidip bolca zıplayın.Nasılsa kimse sizi tanımıyor istediğiniz acaip figürü sergileyin :)

*Yan kesicilere dikkat edin!!!

*İnşaatı yıllardır devam eden Sagra De Familia kilisesini mutlaka görün!

*Benim kişisel keşfim olan Rambla Catalalunya'da bulanan Bel-Luna Jazz Bar'da müthiş tınılar eşliğinde şarabınızı yudumlayın.

*Ya da bütün bunları boşverin. Şehri kendiniz keşfedin.Yeni yerler keşfetmenin tadına varın...


*Şimdi gidiyorum Barcelona ama tekrar görüşeceğiz çok yakın zamanda...


Ps; Barcelona'dan döndüğüm sabah Babamı Retina yırtılması sebebiyle ameliyata aldılar. Twitter'dan yazmıştım tüm geçmiş olsun dileklerine teşekkürler. Şimdi iyi ama Bir buçuk ay boyunca kafasını öne eğerek oturmak ve gece gözünün üstüne yatmadan yüz üstü yatmak zorunda:( Ancak ameliyatı başarılı geçti umarım başka bir ameliyata gerek kalmaz.Zor bir dönem geçiriyor babacım:(













21 Eylül 2010 Salı

Kötünün İyisi…


Otel odasının camından bakarken hayat ne acayip diye düşündü kız…

Hayat denen uzunlu kısalı yolculuğun acayip olduğunun farkındaydı… Acımasız olan tarafıyla ise yeni tanışıyordu…

Önceleri hayat parmaklarının arasından kayıp giderken sadece içini gıcıklıyordu… Şimdiyse canını yakmaya başlamıştı… Aldığı her nefes, yediği her lokma aynı yere takılıp kalıyordu… Bazı geceler uykusundan nefes nefese uyanıyordu… Uyku dediği şey her gece koşmaktı rüyalarında… Kabul etmek istemediği gerçeklerden kaçmaya çalışıyordu yorulmadan…

Ayaklarını cama doğru uzattığında nereye kadar kaçabileceğini düşündü… Ne kadar uzağa giderse gitsin, boğazındaki yumru aynı yerde duruyordu…

Başına gelenleri düşündü…

“Neden ben?” dedi…

Kötü birimiyim diye sordu kendine defalarca…

Bu soruyu kendine her sorduğunda daha da anlamsızlaştığının farkındaydı…

İyi ya da kötü yoktu…

Sadece seçimler vardı…

Bunun ne bir cezası vardı ne de ilahi bir ödülü…

Boğazındaki yumruyu hissetti tekrar… Önceleri içini sıkan o yumru günden güne nefrete dönüşüyordu…

Telefona gitti eli… Birilerini arayıp öfkesini kusmak istedi…

Oysa kime öfkelenmesi gerektiğini bile bilmiyordu…

Telefonu yerine uzatırken yavaşca yere uzandı…

İyi, kötü, sevgi, nefret, adalet, bağlılık, ahlak…

Her şey yalan diye düşündü….Her şey kendimizi avuttuğumuz koca bir kandırmacadan ibaret…

Boğazını acıtan yumruyu hissetmek istercesine yutkundu…

Bazen gerçekle yüzleşmek, kavramlarla boğuşmaktan çok daha kolaydı…

Bir kez daha yutkundu. Koskoca bir gerçek boğazından aşağı süzülürken gülümsedi…

Yerde uzanmış yatarken… Hayatın acımasız olan tarafına “hoş geldin” dedi…

Belli ki bir süre, içinde bir yerlerde misafiri olacaktı…

16 Eylül 2010 Perşembe

Barcelona Barcelona...


Uyumayan şehirlerin insanıyım ben. Gece dışarı çıktığımda sokakta insanların koşuşturmasını sıcağı, şarabı , sarhoşluğun getirdiği ritm duygusunu severim. Hadi gidelim demeyi de severim. Ne zaman moralim bozulsa, canım sıkılsa yenilenmek için bir yerlere gitme isteği sarar vücudumu. Burası ister uzak bir ülke olsun isterse evin önündeki sahil… Çıkıp gidebiliyor olmanın getirdiği özgürlük duygusu hiçbir şeye değişilemez…

Ben şimdi Barcelona’ya gidiyorum.. Biraz şarap içip biraz sarhoş olucam… Belki birkaç Juan Antonio keserim :)Vicky, Christina falan görürüm… Sokakları sizin içinde arşınlar gitar melodilerinde amatörce kıvırmaya çalışırım :)

Ben burada yokken Fashion Night Out’a uğrayıp çılgınca alışveriş yapmayı unutmayın olur mu.

Ps; Paris faciasından sonra alışverişi son güne bırakmamaya karar verdim. Zara’nın Mango’nun vatanına gidiyorum hayatta kaçırmam :)

Bu da yazının şarkısı:)

13 Eylül 2010 Pazartesi

Evli, mutlu, çocuklu?


Güzel bir Eylül sabahı yakın bir arkadaşımla kahvaltı yapıyoruz…

Her şey normal tereyağı mis, ekmekler sıcak… Ben bu düşünceler içinde kendimi kahvaltıya kaptırmışken bizimki bir anda çatalı bıçağı elinden bırakıp bana ciddi bir bakış atıyor;

Seneye Temmuz ayında evleneceğim!

"Nasıl yani???" diyorum boğazıma takılan lokmayı yutmaya çalışırken.

Benim bilmediğim bir şeyler mi var, kiminle evleniyorsun?

Bilmiyorum diyor, ama kim olursa olsun seneye Temmuz'da evleniyorum kararımı verdim!!!

Hadi bakalım hayırlı olsun, o zaman ben güzel bir elbise bulayım düğünde giymek için diyorum!

Kıkırdayıp geçiyoruz bu enteresan diyaloğa. Ama seneye Temmuz'da evlenirse hiç şaşırmayacağımı biliyorum artık! Devamı İçin Tık Tık:)

12 Eylül 2010 Pazar

Zaman sayıklamaları...


Yaza gelen bayram tatilinden yararlanarak tatile kaçmaya karar verdiğimde aklım başımdaydı…

Aileye yaranmak gibi bir niyetim yoktu, sadece en son 5 sene önce birlikte tatil yapmış olmanın gerginliği üzerimdeydi…

Yinede derin bir nefes aldım cesaretimi topladım ve babama "hadi tatilde ayvalığa gidelim" dedim…

Ayvalık…

Çocukken tatillerimizi babamın çalıştığı kurumun kampında geçirdiğimiz, ilk kez yengeç görüp şaşırdığımız, iskeleden atlama yarışı yaptığımız, akşam sahilde çalınan gitarlara eşlik ettiğimiz, yaz aşkıyla çardakta el ele tutuştuğumuz büyülü mekan… Tatilin ilk günü çekingen gözlerle etrafa bakıp iki hafta içinde can ciğer arkadaş olunan, tatilin son günü gözyaşları içinde ayrıldığım ayvalık…

Şimdi aynı kampta, aynı balkonda aynı çardağa bakıyorum…

Çok değil sadece beş sene geçmiş ama sanki üzerinden binlerce yıl geçmiş gibi hissediyorum… O çardaktaki kızın hayallerini , masumiyetini, aklı beş karış havada hallerini özlüyorum…

Çardakta oturup ayağımın altındaki tırtıla bakıyorum kim bilir kaç tırtıl geçti buradan kaç tanesi kelebek olup özgür olduğunu sanıp uçtu öleceğini bilmeden…

18 yaşındaki o kızın geleceğe merakla bakmasını özlüyorum… Ya da o yaşlardaki tek sorununun komşunun oğlunun ondan hoşlanıp hoşlanmaması olmasını, hayattaki tek ve en büyük derdinin en yakın arkadaşıyla küsmek olmasını özlüyorum…

Çardakta oturmuş büyümenin ne acayip olduğunu düşünüyorum…

Sen büyüyorsun, insanlar yaşlanıyor

Bir bakıyorsun yan bloktaki çiçekleri sulayan Ahmet Amca ölmüş…

Sen yaşlanıyorsun ama kamp aynı kalıyor , görüntüsü , kokusu, deniz kabukları yapıştırılmış merdivenler bile aynı… Kampın kötü yemekleri çarşamba günü düzenlenen kına gecesi tadındaki eğlenceler, adını yazdığın okey tahtası bile aynı…

Bir avuç kum alıyorum elime…

Yavaş yavaş akıyor elimden…

Tutmaya çalışmıyorum…

Zamanın akmasından korkmuyorum, tek korkum anılarımı tutamamak…

Hepsi o kadar güzellerki…

Keşke hepsini küçükken deniz kabuklarını topladığım mavi kovamda biriktirebilsem diye düşünüyorum…

Keşke zaman dursa şu an…

Tam şu an…

5 Eylül 2010 Pazar

City's e Banana Republic geldi hoşgeldiii :)


Geçtiğimiz cuma günü Banana Republic'in Nişantaşı City's mağazasının açılışına katıldım. Öğle arasında koşturarak katıldığım açılışta sezonun yeni ürünlerini inceleme ve Banana Republic'in tatlı PR'cılarıyla keyifli bir sohbet etme fırsatı buldum. Bu aralar alışverişte kendimi kaybediyor olduğum için birbirinden güzel kıyafet ve aksesuarların içinde hiçbirşey almamak için tarihi bir sınav verdim:)



Gelelim Banana Republic'in yeni sezon koleksiyonuna; Bu aralar iş kıyafetlerine takmış durumdayım ofiste çoğu zaman casual kıyafetler giymeyi tercih etsemde ara sıra yüksek topuklar ve elbiseler giymeyi seviyorum. Ne zaman topuklu ayakkabı giysem kendimi "Devil Wears Prada" filmindeki Anne Hathaway gibi hissediyorum hatta kıyafetlerim ofisteki performansımı bile etkiliyor gaza gelip daha çok çalışıyorum:) Sizde benim gibi klasik iş kıyafetlerinizi modern detaylarla renklendirmek isterseniz Banana Republic'in diz altı eteklerini, renkli elbiselerini ve özellikle fırfırlı hırkalarını görmelisiniz.Ha birde aksesuarlar var tabi onlar içinse anlatılmaz yaşanır diyorum :)


Ps; Tarihi sınavın sonucu ne oldu derseniz. Şu elimde gördüğünüz şahane elbiseyi alarak. Sınıfta kaldım. Sevgiliyi muhasebecim yaptım gereksiz alışveriş yapmama engel olucak artık. Yinede Siyah elbisem ve ben çok mutluyuz :)