30 Aralık 2011 Cuma

Sevgili 2011...

Photobucket

Yeni yılda şöyle harika bir insan olacağım böyle süpersonik bir kişilik olacağım söylemleri bu aralar herkesin dilinde. 5 kilo vereceğim, eski sevgilimi unutacağım hede hödö gibi klasik wishlistlerin yanına Noel Baba’dan istenirmiş gibi yapılıp aslında sevgiliye, anneye, babaya mesajlar içeren Dior çanta, I phone 4s, Mac fırça seti gibi materyalist wishlistlerde var :)

Ben bu sefer bir değişiklik yapıp 2012'den isteklerimi değil de 2011'in bana kazandırdıklarınız yazacağım :)

Sevgili 2011:

Geçen sene beni büyük bir testten geçirdin. Hiç çaktırmasam da olan bazı şeyler beni fazlasıyla yıprattı. Yine de getirdiğin kötü şeyler sevdiklerime daha sıkı sarılmamı, kalp kırmamayı, karşılık beklemeden sevmeyi öğretti. Sana bunları daha güçlü olmayı öğren diye yaptım diyorsan peki :)

2011’de çok güçlü olduğumu öğrendim.

Photobucket

Bunlar olup biterken büyük bir hayalim gerçekleşti aslında. Hani 18’ime gelince kendi evime çıkacağım diye Avrupai düşüncelere sahiptim ya. İşte onu 18’de yapamadım ama zor da olsa 25’te başardım. Her gün yeni bir macera yaşatan yeni evimin her parçası elimde kalsa da, sürekli sorun çıkarsa da bu faturalar niye bu kadar çok geliyor yahu diye saçlarımı yoldursa da. Yaşattığı özgürlük ve aidiyet duygusunu hiçbir şeye değişmem.

2011’de kendi ayaklarımın üzerinde durmayı öğrendim.


Photobucket


Tabi bunlar olurken karşıma sürekli beni üzen, enerjimi düşüren, hayatı çekilmez hale getiren insanlar da çıktı. Oluyor bazen öyle dedim. Hala da diyorum bakalım nereye kadar :)

2011’de sabırlı olmayı öğrendim.


Ordan okurken hayat çok parlak geliyor değil mi? Aslında yazdıklarım hayatın cilalanmış halleri. Yani aslında hayat Nişantaş’ın da bir kafede yemek yemek, yeni tasarımları takip etmek ya da o o etkinlik senin bu parti benim koşturmaktan çok daha öte. İşte bu yüzden bu sene hayatımın en anlamlı projesini gerçekleştirdim. Sorumlu Blog’la HIV/Aİds farkındalığı yarattık. Aldığım güzel mailleri, HIV taşıcıyısı insanların kalbinden gelen teşekkürleri hiçbir zaman unutmayacağım.

2011’de Bir avuç insanın kenetlenerek neler başarabileceğini öğrendim.

Photobucket


Küçüklüğümden beri kariyer diye tutturdum gidiyorum. 2011’in en güzel yanı Kariyerimde sağlam adımlar atabilmem oldu. Bir de her şey hemen olsun diyen sabırsız hallerimi üzerimden atabilsem iyi olacak :)

2011’de gerçekten istediğin her şeye ulaşılabileceğini öğrendim.

Photobucket


Hayat bazen hızlı değişiyor ama ailen ve arkadaşların hep yanında oluyor. Hele ki kız arkadaşlar... Üzüldüğünde, sevindiğinde, hayatının her anında yanında arkadaşların oldu mu hayat pembe bir balona dönüşüyor. Şanslıyım ki koşulsuz, şartsız yanımda olan 2011'in iyi ve kötü günlerini birbirimize sarılarak geçirdiğimiz, bolca sarhoş olduğumuz, sokaklarda koşturduğumuz, sohbet ve muhabbetlerini hiç birşeye değişmeyeceğim arkadaşlara sahibim :)

2011'de tüm arkadaşlarımın birbirinden farklı aromalarla hayatımı tatlandırdığını öğrendim.

Photobucket


2012 için dileklerim ise klişelerle dolu. Bolluk bereket, huzur ve en önemlisi sağlık dolusu bir yıl hepimizin olsun. Happy New Year :)

Girls Night Out With Avon

Photobucket


Geçtiğimiz hafta ofisten apar topar çıktım. Nereye böyle aceleyle diyenlere bekleyin bir Amy Winehouse olup gelicem dedim.

AVON’un W Hotel’in suitinde düzenlediği partiye İstanbul’a geldiğinde aynı suitte kalan ve kaldığı süre içerisinde çeşit çeşit arızalar çıkaran Amy Winehouse’un kılığında katılmaktan daha iyi bir fikir olamazdı zaten. Cindrella’da Amy olmaya karar verince Double Amy olarak türlü arızalar çıkarmaya karar verdik. Biraz eyeliner, biraz krape, biraz beyaz şarap derken Amy’nin ruhunun içimize girmesi uzun sürmedi.

Partide kimler yoktu ki Katy Perry, Coco Chanel, Marylin Monroe, Bridgette Bardot hatta Dita Von Teese. Avon’un nefis ikramları, hayatımdaki her şeyi bilerek beni benden alan Tarotçular, Karaoke.

W’nin müthiş suitinden İstanbul’u izlerken Amy’nin ruhuna kadeh kaldırdım. 2011’in en iyi partilerinden birine imza atan Avon’un bu eğlenceli gecesinin videosu aşağıda.

Herkese iyi seneler :)

#Avonla2012 from #Avonla2012 on Vimeo.



Photobucket

Photobucket

Photobucket

Photobucket

Photobucket

Photobucket

26 Aralık 2011 Pazartesi

En Son Ne Zaman...

Photobucket


En son ne zaman limonlu kek yaptınız?

Yağmurlu bir günde en sevdiğiniz filmi izlediniz, tüm gün evde ayaklarınızı uzatıp dergi karıştırdınız, boş boş televizyonda ordan oraya zapladınız?

En son hangi kitabı bir günde okudunuz?

Aynanın karşısına geçip eğlencesine makyaj yaptınız, tüm kıyafetlerinizi ortaya saçıp içlerinde nasıl göründüğünüze baktınız?

Sevgilinize mektup yazdınız, yağmurda yürüyüşe çıktınız, her bir parmağınıza farklı renkte oje sürdünüz, evde kahvaltı hazırladınız, eski fotoğrafları düzenlediniz, baştan aşağı pembe giydiniz, babanıza sarıldınız, kendinizle konuştunuz, topuklu ayakkabı giydiniz, kendinizi kaybetmişçesine dans ettiniz, kendi kendinize şarkı söylediniz, pazartesi mutlu uyandınız…

En son ne zaman kendiniz için bir şey yaptınız?

19 Aralık 2011 Pazartesi

Yeni Yılda Van'ı Unutmayın!

Photobucket


Yeni yıl geliyor… Yeni umutlarla. Eski yılda olanların unutulmuşluğuyla.
Sorumlu Blog herkes VAN’I unuttuğunda hatırlatacağının sözünü vermişti

Van hala yıkık dökük

Van hala çadırda

Van hala depremzede

Yeni yılda da

Yeni yılın umutları Van’ı da sarsın, Van’daki eksikler tamamlansın diye Sorumlu Blog yardımınızı istiyor
Evini özleyenler için, kaybedenler, bulamayanlar için. En çok da herşeye ragmen gülebilen, az şeyle çok sevinen çocuklar ve kadınlar için.
VAN SOSYAL HİZMETLER İLÇE MÜDÜRLÜĞÜ Erciş’te kurulacak kreş, psikolojik merkez, eğitim merkezi ve etüd merkezi için Sorumlu Blog takipçilerinin destek ve yardımlarını bekliyor.
Bu merkezler için gerekli olan ihtiyaçlar bizzat Erciş Sosyal Hizmetler ilçe Müdürü Şafak Aydın tarafından Sorumlu Blog’a iletildi
• 2 adet 10.000 kişilik konteynır kentte kurulacak olan bu merkezlerin ihtiyaçları Sosyal Hizmetler Müdürlüğü tarafından belirlendi
• Buna göre 4 acil ihtiyaç paketi var, ilk etapta hedefimiz bu paketlerden 10’ar adet sağlanması.
• Kreş Paketi
• Psikolojik Görüşme Odası Paketi
• Eğitim ve Uygulama Sınıfı Paketi
• Okuma ve Etüd Merkezi Paketi
• Paketlerin maliyetine Van’daki ihtiyaç bölgesine teslimatı da dahildir
• Paketlerin fiyatlandırması Office1Superstore tarafından teslimat dahil, karsız fiyatlarla oluşturulmuştur.
• Paket içerikleri ile ilgili detaylı bilgi almak isteyenler sorumlublog@gmail.com ‘a mail atabilirler.

Çoook Önemli!

• Peki bu yardıma nasıl katılacaksınız?
1. Paketlerden bir veya birkaçını sağlayabilecek olan firmalara bu postu sosyal medya ya da şahsi kanallarınızı kullanarak ileterek , Sorumlu Blog’un firmalara ulaşmasında yardımcı olarak
2. Bir kişi olarak belki elimizden bir şey gelmiyor ama bir araya gelip bir paketi de siz sağlayabilirsiniz. Çalıştığınız şirketde, oturduğunuz apartmanda belki büyük ailenizin tüm fertleriyle bir araya gelip paket bedelini toplayararak siz de bir paketin sahibi olabilir, Van’da bir kreş ya da eğitim merkezini kurabilirsiniz.

• Bu yardım kapsamında her hangi bir fon ya da hesapta para birikmesi söz konusu değildir, 4 paket seçeneğinden seçilen paketin bedeli ni sağladığınızda o paket Office1’dan direk hazırlanıp Van’a yola çıkacaktır, o sebeple paket bedellerinden az miktarlar için Sorumlu Blog’a başvurulmaması rica olunur
• Ağırlıklı ofis malzemelerinden oluşan paketlerin içerikleri hakkında detaylı bilgi almak isteyenler (ürün sayısı, ürün çeşitleri, fiyatlar vb.) sorumlublog@gmail.com adresine yazarlarsa, Office1 Superstore tarafından bilgilendirileceklerdir

• Sorumlu Blog bir dernek ya da vakıf olmadığından hiç bir şekilde para toplanmasında ya da paranın transferinde aracı olmayacaktır. Sorumlu Blog paket içeriklerine müdahale etmemiştir, içerikler Van Erciş Sosyal Hizmetler İlçe Müdürlüğü tarafından belirlenmiştir. Sorumlu Blog yalnızca ihtiyaç duyulan paketleri takipçilerinin de yardımıyla tedarik edebilecek kişilere iletmek ve yardım yapmalarını sağlamak amacındadır.
• Paket bedelini toplayıp 4 paketten biri ya da bir kaçını bağışlamaya talip kişi/grup ya da firmalar, bağışlamak istedikleri paketi sorumlublog@gmail.com adresine iletmeleri halinde paket içerik ve ödeme bilgileri için Office1 Superstore ile bağlantıları sağlanacak.
• Her paketin kimler tarafından bağışlandığı paketler satın alındıkça bu sayfada açıklanacaktır. Bu sebeple bağışta bulunmak isteyen kişi, kurum ve grupların bir isim ya da rumuz bildirmeleri bizi mutlu eder. (Örneğin Azra Apt. / Azra Ailesi / Azra Holding / Azra Okulu gibi)
• Bağış yaparken yardımlarımızın doğru yere ulaşıp ulaşmadığını en büyük endişemiz. Bunu göz önünde bulundurarak, Sorumlu Blog satın alıp ihtiyaç sahiplerine ulaştırdığınız paketleri ulaştığı ve kurulduğu yerde fotoğraflatarak, yayınlayacaktır.

Photobucket

14 Aralık 2011 Çarşamba

Meowww

Photobucket


Dönem dönem desenlere takılıp kalıyorum. Bu aralar favorim leopar. Tabii azı karar çoğu zarar bu trendi uygulamak ustalık istiyor. Birden fazla detayda kullandığınız takdirde Banu Alkan'dan hallice olabilirsiniz :) İyisi mi düz kesimleri ufak tefek leopar detaylarla renklendirmek...

Photobucket


Photobucket


Photobucket


Photobucket


Photobucket


Photobucket

18 Kasım 2011 Cuma

"Bize İyi Kalbin Gerek" Marmara Forum Alışveriş Merkezinde!

Photobucket

Geçtiğimiz Ekim ayında Taksim metro istasyonunda karşınıza çıkardığımız Bize İyi Kalbin Gerek sergisi. 16 Kasım-1 Aralık tarihleri arasında Marmara Forum Alışveriş Merkezinde tekrar sizlerle buluşuyor. 1 Aralıkta ise güzel sürprizlerimiz olabilir :)

O zamana kadar Sorumlu Blog’u takip etmeye devam!

sorumlublog.com

Facebook

Twitter

5 Kasım 2011 Cumartesi

Speechless

Bu aralar çok üzülüyorum…
Kendim için değil, ülkem için üzülüyorum…
Birileri ölüyor, birileri ağlıyor, birilerinin canı yanıyor…
Benimse boğazımda bir düğüm olanları izliyorum…
Felaketler, ölüm, kaos…
Hepsi bir arada…
Acının sesi çok uzakmış gibi geliyor ama aslında tam da içimize düşüyor…
Biz hayata devam ediyoruz, doğal olan bu belki de etmeliyiz…
Ama hayat akıp giderken uzak bulduğumuz yakınları unutmayalım olur mu?

3 Ekim 2011 Pazartesi

Tuz Terapisiyle Yeniden Doğun

Photobucket

Her gün işe ulaşmak için bir buçuk saat yol giden, öğle tatillerini kahve ve sandviçle geçiştirmek zorunda kalan, “Sağlıklı yaşamanın 100 yolu” konulu kitapları ezbere bilen ancak fırsat bulup koşu bandına bile çıkamayan fazlasıyla meşgul kadınlarız… Hal böyle olunca her birimiz kendi rutininden kaçma isteğiyle yanıp tutuşuyor. Eskiden olsa size kendinizi yeniden keşfetmeniz için Hindistan’a gidin, Gandi’yle takılın, işi gücü bırakıp Bodrum’da domates yetiştirin diyebilirdim. Oysa son dönemin parlayan yıldızı doğal terapi yöntemleri size hayatınızdan uzaklaşmadan yenilenmeyi, tazelenmeyi ve iyi hissetmenizi vaad ediyor…

Her gün işe giderken önünden geçtiğim ancak bir türlü içeri girmeye fırsat bulamadığım Bağdat Caddesi’nde bulunan Sense Renaissance’ın adını sıkça duymaya başlayınca hafta sonu tüm işlerimi iptal edip kendime bir iyilik yapmaya karar veriyorum…

Merkezin bir apartmanın en üst katında bulunması ilk başta içimde şüpheler uyandırıyor. Bahsedilen tuz mağarasını bir apartman dairesine nasıl yerleştirdiklerini anlamaya çalışıyorum. Beni güler yüzüyle kapıda karşılayan merkezin sahibi Gülay Kışlak’la sohbetimiz esnasında İngiltere’de okuyan oğlunun sırt ağrıları yüzünden tuz terapisiyle tanıştığını, memnun kalınca da bu yöntemi Türkiye ile tanıştırmaya karar verdiklerini anlatıyor. Keyifli bir sohbet sonrasında terapi odalarını keşfe çıkıyorum. Tamamı Himalaya dağlarından getirilen özel tuzlarla kaplı tuz mağarası, Hollywood yıldızlarının yeni keşfi okyanus havuzu, içinde duş bulunan sauna odası ve vücudunuzdaki tüm iyonları atmanıza yarayan ayak detoksu hemen dikkatimi çekiyor. Havanın çok sıcak olması nedeniyle klasik saunalara oranla yedi kat daha etkili olan ve sadece 20 dakikada 300 kalori vermenizi sağlayan infrared saunayı bir dahaki sefere mutlaka denemek üzere es geçiyorum… Ve hemen tuz mağarası, okyanus havuzu ve ayak detoksundan oluşan programıma başlamak üzere, bikinimi giyip tavanında bile özel tuzlar bulunan tuz mağarasına dalıyorum…

Beyaz ve rahat bir koltuğa uzanıp etrafı incelemeye başlıyorum. Bu sırada duvarlardan belli aralıklarla tuz püskürtülmeye başlanıyor. İçime çektiğim havanın ciğerlerime gerçek anlamda nefes aldırdığını hissediyorum. Tam o esnada kulağıma hafif bir müzik ve kuş sesleri geliyor… Tuz mağarasına bir seans girmeniz bile farklı hissettiriyor. 5-6 seans sonrasında astım, alerji, sinüzit gibi hastalıklarda ciddi oranda iyileşme görülüyor ve bağışıklık sistemini güçlendiriyor. Ayrıca tuz molekülleri vücudunuzun her yerine işleyerek sadece ciğerlerinizin değil, cildinizin de nefes almasını sağlıyor. 45 dakika geçirdiğim Tuz mağarasından sonra okyanus havuzunun bulunduğu diğer bir odaya geçiyorum. Ben de önce klostrofobik bir izlenim bırakan okyanus havuzu ilk bakışta kapalı bir küveti andırıyor. Bu yüzden kapıyı açık bırakmak istediğimi söylüyorum. Ancak havuzun içine uzandığım anda farkı hissetmeye başlıyorum Epson tuzlarıyla kaplı havuz beni rahat kucağına alıyor. Tuzun kaldırma kuvveti sayesinde yerçekimsiz bir ortamda uzanıyor olmanın zevkine varıyorum. Hollywood’un yeni sırrı olan bu havuz, sizi tüm stres ve kaygılarınızdan uzaklaştırmasının yanı sıra kan dolaşımınızı hızlandırarak cildinizin daha sıkı ve daha parlak olmasını sağlıyor. 30 dakika kaldığım havuzdan hiç çıkmak istemesem de ayak detoksu için hazırlanmam lazım. Evimde gibi hissettiren duşlardan birine girip vücudumdaki tuzlardan arınıyorum.

Son olarak ferah bir odaya geçiyorum ayaklarımı ılık su dolu bir cihaza sokuyorum. Cihazın içine birkaç kaşık tuz atılıyor. Bu tuz ayaklarınıza ılık suda banyo yaptırırken vücudunuzun tüm toksinlerden arınmasına yardım ediyor. Yarım saat sürecek olan ayak detoksu sırasında odada bulunan çeşit çeşit dergileri karıştırmaya başlayıp gelen köpüklü kahvemin tadını çıkarıyorum. Dakikalar geçtikçe ayaklarımın içinde bulunduğu su, koyu bir renge bürünüyor bu sırada öğreniyorum ki suyun renk değiştirmesi ve suda beliren partiküller vücudunuzda bulunan toksinler, vücut atıkları ve ağır metallerin temizlenmesi yüzünden gerçekleşiyor. Seans sonunda kendimi iyice gevşemiş hissediyorum. Bu yüzden Sense Reinansace’den çıktıktan sonra arkadaşlarımla yaptığım sinema planı eve gidip güzel bir uyku çekmek olarak değişiyor…

Photobucket

Siz de tuz terapisini denemek isterseniz Sense Renaissance’ın fiyatlarının oldukça uygun olduğunu belirtmek lazım... Tuz mağarasının 5 seansı 250 TL, Okyanus havuzunun ise seansının 100 TL olduğu merkezde aynı zamanda daha kaliteli bir yaşam sürmeniz adına kişisel koçluk hizmetleri de veriliyor. Stres topuna dönmüş hayatınızın içinde kendinizi birkaç saatliğine şımartmak ve ruhunuzu dinlendirmek isterseniz Sense Renaissance’a uğramanızı şiddetle tavsiye ederim…

Miray Uçar- Ekim 2011 Cosmopolitan Dergisinde yayınlanmıştır...

30 Eylül 2011 Cuma

HIV/AIDS tedavi araştırmalarına ufacık bir katkı için...

Photobucket


M.A.C Cosmetics'in Viva Glam rujlarından bir tane alıyorsunuz hem güzelleşiyor hem de Türkiye'de HIV/AIDS'le yaşayanlara yardım eden Pozitif yaşam derneğine destek olmuş oluyorsunuz. Bu ruja verdiğiniz her kuruş M.A.C 'İN AIDS fonuna oradan da hoop Pozitif Yaşam Derneğine gidiyor :)

En süperi deee rujunuz Gaga imzalı :)))

Ve tabikiiiii:

sorumlublog.com
SorumluBlog Facebook
SorumluBlog Twitter

28 Eylül 2011 Çarşamba

Bize İyi Kalbin Gerek!!!

Photobucket


Sahne;

Kadın ve erkek sevişerek içeri girerler, gömlekler, elbiseler, iç çamaşırları etrafa saçılmıştır… Nefesler birbirine karışır malum son kaçınılmazdır… Sonrası Türk filmi… Ekran kararır sonrasında yatakta sigara içen tipler belirir…
Ya da yeni sinemaya bakalım sahne devam eder kimse durmaz kadınında adamında muhteşem olduğu gerçek dışı görkemli bir sevişme yaşanır biz de ağzımız açık ekrana bakarız…

Şimdi soru 1:

Bu iki sahnede de ne eksik?

Aşk, heyecan, tutku, libido???



Hepsinden az biraz serpiştirilen bu sahnelerin hiçbirinde, küçükken babamızın çekmecesinde bulup bu kesin ayıp bişey dediğimiz, lisede şişirilip içine su doldurulan, genç kızların görünce yivraaanç diye çığlık attığı, nedense koşarak kaçtığımız prezervatif yok!

İşin kötüsü bu sahneler filmlerde değil gerçek hayatta her gün tekrarlanıyor…
Tutkulu bir sevişme arası iki dakika bilinçli davranmaya çalışan kadın Ahmeeet prezervatif kullanmamız lazım diyor. Ahmet’in cevap net: Kızım ben öyle hiçbişey hissetmiyorum, ya da sen bana güven ben kendimi tutarıaagggggmmmm diyor, tutamıyor…

Diyelim ki Ahmet kendini tuttu... Güzel güzel sevişildi… Telefonlar alındı bir daha görüşmek için sözleşildi…

Ahmet seviştiği kızın kimlerle yattığını biliyor mu? Ya da Ahmet bugüne kadar kaç kişiyle korunmadan sevişti?

Her gün milyonlarca insan korunmadan seks yapıyor…

Bu kız ne ayıp şeylerden bahsediyor diyenler iyice okusun…

Her gün milyonlarca insan ne sonuçlarının ne olacağını bilmeden korunmasız seks yapıyor…


Her gün milyonlarca insan korunmayarak seviştiği adamın ya da kadının seviştiği herkesle sevişmiş oluyor…

Bunun sonucunda da vücut pek çok yeni virüsle tanışıyor…

Hepatit B, Hepatit C, HPV, HSV, HIV…

Bir dakika en son ne dedim ben? HIV???

Amaan bişey dememişim…

AIDS!!!

Böyle söyleyince korkutucu geliyor değil mi?

Ya da uzak geliyor… Benim başıma gelmez diyorsunuz. Yabancı ülkelerin hastalığı o bizde olmaz Afrika’da falan olur o kadar uzak ya da yabancı uyruklu biriyle yatmanız lazım… Yatmadınız ki!

Ama güzel bir güne uyandığınız sabah…

HIV Pozitif olduğunuzu öğrenebilirsiniz…

Eee ne olacak?

Hayır ölmeyeceksiniz HIV pozitif taşıyıcıları gelişmiş tedavi yöntemleri sayesinde çok uzun yıllar kaliteli bir hayat sürdürebiliyor, Hayır yalnız da kalmayacaksınız şu an Türkiye’de kayıtlı 5.000 HIV taşıyıcısı var, Hayır kimse bunu bilemeyecek HIV ‘le yaşayanlar taşıyıcı olduklarını kimseye açıklamak zorunda değil. Hayır hayatınız değişmeyecek sadece günde iki ilaç alacaksınız… Hayır, ahlaksız değilsiniz HIV ahlaki değil sadece tıbbi bir durum. Hayır, Tanrı sizi cezalandırmıyor bu iyi kötü herkesin başına gelebilir, Hayır ailesiz kalmayacaksınız HIV Pozitif taşıyıcıları çocuk sahibi olabilir…

Ya da güzel bir güne uyandığınız sabah…

Çantanıza bir tane prezervatif atacaksınız…

Kadın ya da erkek olmanız hiç farketmez… Kimse sizi bilinçli olduğunuz için eleştiremez!

İnanın bu prezervatif denen meret korkulacak bir şey değil balonlar kadar renkli ve eğlenceli…

Ve bugün yerinizden kalkıp test yaptıracaksınız.

Emir kipi mi kullandım çaktırmayın etkili olsun diye :)

Hadi kalkın ama! :)

“Ne bu ciddi konuşmalar diyorsanız hemen açıklayayım; Sosyal medyanın gücünün ne kadar kocaman olduğunu artık hepimiz biliyoruz. Bugüne kadar buradan bir sürü şey paylaştım, giydiklerimi yediklerimi, okuduklarımı, keyif aldığım herşeyi… Yani sizinle uzun zamandır keyifli bir geyik yapıyoruz... Şimdi biraz ciddileşme ve elimizdeki sosyal medya gücünü yararlı bir amaç için kullanma zamanı. Biz iyi kalpli bir işe giriştik. Amacımız HIV/AIDS’e karşı önyargıları kırmak ve hayata POZİTİF bakmak!”

Çok bir şey istemiyoruz aslında sadece iyi kalbinizi istiyoruz. O da hepinizde bolca var biliyorum.

Peki, iyi kalbinizi nasıl göstereceksiniz?

Öncelikle her gün işe giderken geçtiğiniz Taksim Metrosu, yürüyen bantlar katı Talimhane çıkışına doğru yöneleceksiniz. 1-15 ekim tarihleri arasında sergilenek SorumluBlog: Bize iyi Kalbin gerek sergisini görüp şaşıracak, Proje için iyilik perisi fotoğrafçı Dilan Bozyel’e poz veren 20 iyi kalpli Blog yazarının Pozitif fotoğraflarını görüp, Neymiş bu HIV/AIDS hemen öğrenmeli deyip Pozitifyasam.org adresinden en temiz bilgiyi alacaksınız.

Daha sonra sorumlublog.com , Facebook
ve Twitter
sayfalarına atlayıp binlerce önyargı karşıtı genç beyinle karşılaşacak ve mutlu olacaksınız :)

Peki Türkiye’de HIV pozitifle yaşayan insanlara nasıl yardım edebilirim, elimden ufacık ta olsa ne gelir diyorsanız M.A.C’in Viva Glam rujlarından alarak Pozitif Yaşam derneğine katkıda bulunabilirsiniz. Çünkü bu rujlardan elde edilen tüm gelir pozitif yaşam derneğine gidiyor…
Bugünlük bu kadar….

Yarın kaldığımız yerden devam :)

18 Eylül 2011 Pazar

Ben Geçtiğimiz Haftaaa...

Photobucket


Ben geçtiğimiz Hafta;

Hiç uyuyamadım,

Saati hep 7’ye kurdum hep 6’da uyandım.

Ben geçtiğimiz hafta çok düşündüm…

Bazen çok çalıştım, bazen öylece ekrana baktım…

1580. defa öpücük atarak poz verdim...

Reebok’ın yeni çıkardığı koşu ayakkabılarını beğendim.

Photobucket

Ballı süt içtim…

Sezen Aksu’nun eski şarkılarını dinledim…

Fashion Night Out’a gidip tek bir parça kapamadan eve döndüm.

Photobucket

Yanlış programda çamaşır yıkadım. Kıyafetlerim minişleşti.

Sevgilime makarna yaptım…

Photobucket

Hayal Kurdum…

İlk defa yakın bir arkadaşım evlendi. Duygulandım, ağladım, mutlu oldum…

Çimlere yayılıp bira içtim…

Rüyamda menemen gördüm, sonra kalkıp hemen bol acılı menemen yemeye koştum :)

Photobucket

Saçımı kestirmeye gittiğim kuaförü çok kesersen fena olur diye tehdit ettim. Korktu az kesti :)

Penti'nin çıkarmış olduğu semt koleksiyonunun Cihangir serisinin hastası oldum!
Photobucket

Etiler’de vitrin diye bir mekana sürüklendim. Gidince önce surat astım sonra haydi eller havaya şeklinde dans ettim…

Ve yine kedi almak istedim, yine alamadım…

Sizin haftanız nasıl geçti?

16 Eylül 2011 Cuma

Ayrılık, özlem, rakı sohbeti...

Photobucket


Her şeyi özlersin…

Serin yaz akşamını, rakı balığı, annenin yaptığı taze barbunyayı, babanın senin için yaptığı sallanan sandalyeyi, nane kokusunu… Yürümeyi özlersin… Koşmayı, bazen hiçbir şey yapmadan uzanmayı, hayal kurmayı, gerçekçi olmayı…. Hepsini özlersin… Sonra bir gün içinde boş bir özlemle uyanırsın… “Neyi özledim ki?” dersin… İçin içini yer neyi özlediğini anlayamazsın bir türlü… Sonra elin telefona gider… Bir ömür uzunlukta beklersin telefonda. Tırnaklarını yersin beklerken… Telefon açıldığı anda özleminin yok olacağını düşünürsün… Telefon açılır kalbin yerinden çıkacak gibi olur. Bir iki samimiyetsiz nasılsın, hayat nasıl gidiyor atarsın ortaya…

Sonra "Seni çok özledim" der…

İçinde bir şeyler havalanmaya başlar…

"Ben de özledim" dersin…

Eski balıkçınızda buluşursunuz… Üzerinde eskiden çok sevdiğin mavi gömleği vardır. Hani bir zamanlar içini kıpırdatan…

Gülümsersin, gülümser…

Yanağından öper… İçin kıpırdar, kıpırdamaz…

Anlam veremezsin…

Kadehin kenarıyla oynamaya başlarsın. O anlatır, sen anlatırsın, ikinizde hayatınızın en cilalı taraflarını ortalığa dökersiniz, yükselen kariyeriniz verdiğiniz 3 kilo, üst üste kazandığınız tavla turnuvaları… Başarı saydığınız her şeyi anlatırsınız…

Ama elin hala bardağın kenarındadır…

İçindeki özlem garip bir boşluğa dönüşür…

Sonra önündeki rakıya bakarsın, ne kadar özlediğini hatırlarsın…

Sadece rakıyı mı?

Müzeyyen Senar’ı, Ortaköy’ü, gece yarısı arşınladığınız yolları, Beyoğlu’nu, bağıra çağıra ettiğiniz kavgaları, en tutkulu sevişmelerinizi, ağlayarak izlediğiniz filmleri, İlk kez elini tuttuğunda çalan şarkıyı, omzuna dayanıp hayal kurmayı, gidelim buradan demeyi, vanilyalı parfümünü, Sarhoşken sandalyeden düşüşünüzü, birlikte yaptığınız pastayı, hastalandığında bana çorba yap diye mızmızlanışını, gülmesini, ağlamasını…

Her şeyi özlersin…

Ama onu değil…

Yaşadıklarını özlersin…

Rakıyı özlersin…

"Bu yazıyı yazarken Müzeyyen Senar- Ben Seni Unutmak için Sevmedim çalmaktaydı.Keyfini çıkarın..."

14 Eylül 2011 Çarşamba

Şehirli Kadının Doğayla İmtihanı!

Photobucket


Adrenalin içeren sporları oldum olası sevmem, yapılan yerlerden birkaç yüz metre uzak dururum…

Çocukluğumda inşaattan kuma atlama, ellerini bırakarak yokuş aşağı bisiklet sürme, uyuyan köpeğin kafasına üzüm atma gibi birbirinden heyecanlı aktivitelere imza attığım için genç irisi olduktan sonra adrenalin anlayışım evde kanepede yayılarak motosikletle takla atan adamları izleyip ayy şimdi düşecek kafasını patlatacak bakamiyciim şekline dönüştü.

Bu durumun sadece bana özel olduğunu sanmıyorum. Zira tüm yıl yaşadığı tek gerilimin bilgisayarının çökmesi olan arkadaşlara sahibim. Durum böyle olunca o enerji bir şekilde birikiyor, birikiyor ve yazın tatil köylerini kendini o doğa sporu senin bu su sporu benim koşturan insanlar dolduruyor.

Normalde her gün asansöre binen insanlar bir anda dağa tırmanmaya karar veriyor, yağmur yağdığında eriyecek gibi koşuşturan fönlü iş kadını dalgaların arasında Rafting yapıyor, hatta hızını alamayanlar Afrika’ya Safari’ye gidiyor…

Ama en fenası… Bir anlık gaza gelip kendini geri dönüşü olmayan bir heyecan denizinin içinde bulanlar…

İşte bu yaz tam da o dediğim durumun içine düştüm.

Her zaman metropolün göbeğinde yaşamadım. Çocukluğum babamın işi dolayısıyla Türkiye’nin çeşitli il ve ilçelerini gezmekle geçti. Yani “anneaa bugün inek gördüm ne kadar ilginç dimaaa?” çocuklarından değilim. Ama ortaokuldan sonra İstanbul’a kesin dönüş yapınca Metropol bir şekilde beni de içine çekmiş bulundu. Sonunda da “Vallahi İstanbul’dan başka yerde yaşayamam şekerim İstanbul hiç uyumayan bir şehir” diye demeçler vermeye başladım daha İstanbul gecelere yeni başlarken horultularla uyuyan biri olarak 

Tabi her gün metroyla işe gidilen, öğle yemeklerinde sezar salata yenilen, akşamları herhangi bir havalı evente katılma durumu yoksa sinemaya ya da tiyatroya gidilen, beyni çalıştırmak için aynı anda 2 kitabı birden bitirmeye çalışılan steril hayat bir süre sonra sizi heyecan, macera, adrenaliiiiiin diye çığlıklar atmaya sürüklüyor. İşte o içten içe attığım çığlıkların sonunda bir gün sesli bir şekilde şunu söyledim.

“Bu yaz tatile karavanla çıkalım!”

Size yalan söylemeyeceğim bunu söylediğim an kendimi çok cool hissettim.

Nasıl hissetmem, herkes Bodrum, Çeşme gezecek sosyal ağ iletilerine Bodrum yıkılıyor, Alaçatı yanıyor yazacak ben ise sisteme karşı bir hippi tadında karavanla gezecek, doğayla iç içe olacaktım!!!

Aslında tam da böyle olması gerekiyordu. Ama aslında şunlar oldu:

İlk gece Tv’de Paranormal Activity'İ izleyip ödümü patlattım. Ertesi gece karavan ıssız bir yerde olduğu için Karaana bilinmez varlıkların doluşacağını düşünüp uyuyamadım. Kendim uyuyamadığım gibi yanımdakileri hiç uyutmadım  Açık büfe gibi daha önce küçümsediğim ancak hayat kurtarıcı olduğunu anladığım yemek sistemine sahip olmadığımız için sürekli yemek aradık ve hiçbir yemekten memnun olmadık. Dağ bayır, koy gezmekten ayaklarım su topladı, 3. gece karavanda elim, kolum hatta kafam kadar bir örümcekle selamlaştım, yetmedi örümceği sevgilimin üzerine fırlattım. Karavanın içi çok sıcaktı, duşu su sızdırıyordu, kapısı zor açılıyordu falan filan… Tam 5 gün süren karavan maceramız koşarak Bodrum’a kaçmakla son buldu.

Orda arkadaşlarımı buldum, en sevdiğim elbisemi giydim, aa şurdaki kıza bak ne giymiş hiç yakışmamış cık cık diye dedikodu yaptım, Hande Yener ne yaaa, nasıl dinliyorlar canım ne kro dedim, gecenin sonunda elimde kadeh Atmaaa atmaaa diye detone sesler savurdum.

Önümüzdeki yaz yine bir galeyana gelme durumu yaşamazsam kendimi açık büfenin, Haydi bakalım havuzda su topu oynayacağız diye yapışan animatörlerin, bilmem kaç metreden oluşan su parklarının olduğu bir otele atıp 15 gün boyunca börtüsüz böceksiz yayılmayı düşünüyorum.

Adrenalin mi?

Bilmem kaç metrelik su parkı ne güne duruyor?

Gelsin adrenalin gitsin dopamin:)

Ps: Fotoğraflarının sevimliliğine aldanmayınız :)

Photobucket

6 Eylül 2011 Salı

Kemerleri Bağlayalım IFW Başlıyor!

Photobucket

Bir moda haftasına daha hoş geldiniz sevgili okuyucular…

Yarın saat 16:00 itibariyle İstanbul’un en havalı kadınları ve en cool erkekleri Beyoğlu’nda buluşup defileden defileye koşturacak, kim ne giymiş dedikodusu yapacak ve pek tabi ki son moda kıyafetleriyle objektiflere poz verecekler…

Geçtiğimiz Şubat yapılan moda haftası beni pek tatmin etmediği için bu sene beklentilerimi küçük tutmaya gayret ediyorum. Ezilme tehlikesi atlatmadan izlenecek birkaç defile, herkese kibar davranmaya özen gösteren görevliler ve geçiyorduk da uğradık demeyen bir izleyici kitlesinden oluşan mütevazı isteklerim var sadece…

Geçen sene markaların istilasına uğrayan moda günleri çok şükür ki bu sene daha çok tasarımcı daha az marka demiş. Her şeyi olumsuz düşünmüyoruz tabi ki… Gamze Saraçoğlu, Özgür Masur ve Deniz Kaprol’un defilelerini abartılı bir heyecanla bekliyorum! Ben de 4 Gün boyunca sizi fotoğraflamak, moda hakkında atıp tutmak ve türk tasarımcıların yaratıcılıklarını izlemek için orada olacağım… Objektifime takılırsanız kaçmayın bana güzelce bir göz kırpın olur mu? :)

O zaman 7-10 Eylül tarihleri arasında İstanbul modaya doyacak diye magazinsel imzamı da atıp kıyafet seçmeye ışınlanıyorum :)

5 Eylül 2011 Pazartesi

New Flat...

Photobucket


Birçok blogger çok fazla işi gücü yokken bloguna sarılır onu besler, büyütür, güzelliğine güzellik katar. Sonra gerçek hayat çeşitli şekillerde merhaba der. Bu zaman hırsızı bir iş, bir bebek, bir sevgili, hatta bir hastalık olabilir. Rutine kaptırdıktan sonra da içini döktüğün bloga şimdi biraz bekle dersin. Yaklaşık 3 aydır benim blogumda iş yüzünden beklemede. Yazmak bana göre en iyi terapi olduğundan bıkkınlıkla yazacağım satırları size de aktarmak istemedim. O yüzden azıcık çok azıcık beklemeyi daha uygun buldum. Bu arada birçok sevdiğim okuyucuyu zorunlu ilgisizliğimden dolayı kaybettiğimi hissettim. Geri dönmek için en uygun zamanı kafamda belirlemiştim. İşte o an tam da üzerine bastığımız an :)

Üzerinden atladığımız onca zaman ne yaptın derseniz; uyudum, uyandım, işe gittim, filmler izledim, insanlar tanıdım… Ama bunun yanında uzun zamandır çok istediğim şeyi yaptım. Ailemin yanından ayrılıp kendi evime çıktım. Şu an baktığınız fotoğraf taşınma telaşı arasında evin salonuna küçük bir göz kırpış. Her yer dağınık, her yer salaş ama her yer benim :)

Merhaba ben geldim…

26 Ağustos 2011 Cuma

New Pin-Up Girl Hilal Cebeci :)

Photobucket

Haftalardır yazmıyorsun çıka çıka bu postla mı çıktın karşımıza diyeceksiniz. Ama bunu görünce mutlaka paylaşmalıyım dedim. Pin-up kızı tablosu ararken şu kızcağızın pozu bana birini hatırlattı. Kimdi kimdi derken bakınız kim çıktı. Köylü güzelinden Amerikan Pin-Up sanatına uzanan ilginç bir hikaye :)

Bir kaç hafta içinde yeni postlar, ve yeni hayatımla buralarda olucam. Çok azıcık bekleyin olur mu?

İyi haftasonlarıııı :)

3 Haziran 2011 Cuma

Haydi Kızlar Boyaya :)

Photobucket

Yaz gelince kadınları bir telaş alıyor. Saçımı ne renge boyasam sarışın mı olsam, esmer mi takılsam diye düşünceler içinde yanıp tutuşuyorsanız Bu yazın özgür saç trendlerinden ilham alın! Artık tek bir saç rengine bağlanmak çok eskilerde kaldı. 2011 yazı, füturistik renklerden klasiklere, doğal tonlardan, cesur ışıltılara uzanarak bizi aynada pek çok farklı kadınla buluşturuyor…

Photobucket

Kızıla Boyanın
Geçen yıl tahtını doğal kahvelere kaptıran kızıl tonları bu yaz Hürrem Saçı adı altında geri döndü. Muhteşem Yüzyıl dizisinin cazgır sultanı Meryem Uzerli’nin omuzlarından aşağı dökülen kızıl bukleler hem erkeklerin hem de kadınların gönlünü çaldı. Hürrem saçı size fazla alaturka geliyorsa kısa katlı havalı bir kesimle hastası olduğumuz Mad Men kızı Christina Hendricks’in seksi görünümünü yakalayabilirsiniz.

Photobucket

Sarışınlar daha çok eğlenir!
Sarışın olmak her zaman ayrıcalıktır. Hem masum hem seksi görünebileceğiniz bu saç rengi 2011 yazının en popüleri. Karamel ve vanilya sarısının yanında bu yılın en havalı görünümü beyaza yakın, cesur sarılar. Beyaz sarı saçları Push Up modellerle kullanarak Rock Chic havası estirebilir, doğal dalgalarla Sörfçü kız etkisi yaratabilirsiniz.

Photobucket


Cesur Işıltılar
Saçlarınıza her yaz attırdığınız bal rengi ışıltıları bu yaz biraz değiştirmeye ne dersiniz? Sarı saçlarınızın arasından gülümseyecek bir tutam fuşya ya da pembeyle yazın neşesini saçlarınıza taşıyacaksınız.

Photobucket


Sıcak Kahveler
Eğer doğal görünümü seviyorsanız kahve tonlarını tercih etmelisiniz. Tüm ten renklerine kusursuzca uyum sağlayan kahverengi saçlar abartıdan hoşlanmayan doğal fıstıklar için ideal. Kahverengi saçlarınıza ekstra masumiyet etkisi katmak için nemli saçlarınızı biraz köpük yardımıyla şekillendirip doğal dalgalar yaratın.

Photobucket

Değişmeyen Siyah
Vamp ve seksi görünmenin değişmez yolu siyah tonlarından geçer. Siyah tonları sizi daha güçlü ve özgür gösterir. 2011 yazı parlak siyahların yılı. Özellikle koyu kestane ve kömür siyahı uzun saçlar çok havalı görünüyor. Kimi mi örnek alacaksınız? Buyrunuz Pussy Cat Dolls güzeli Nicole Scherzinger 

Photobucket

26 Mayıs 2011 Perşembe

Wish

Photobucket


Boğazım fena. ..

Tüm kış hasta olmayıp yaza giriş yaparken yatak döşek yatanlar tayfasındanım…

Çalışmaya çalışıyorum ama hayaller koşturmakta kafamın içinde… Tatil yapmak
istiyorum. Ama her zamanki gibi koşturmacalı değil mümkünse tüm gün kumsalda uzanmak, tenimi kumlara değdirmek, saçlarımı rüzgarla karıştırmak istiyorum… Zülfü Livaneli’nin Serenad’ını okurken ayağımı sevgilinin ayaklarına değdirmek, yanımdaki buzlu bardaktaki mojitoyu içindeki naneleri izleyerek yudumlamak istiyorum…

Kulağımda geçen hafta izlediğim Kaybedenler Kulübünün müzikleri çalıyor. Melancoly Man’i mırıldanıyorum… Kadınlar neden aşık oldukları adamları değiştirmeye çalışır diye soruyorum kendime… Cevap bulamıyorum …

Boğazım fena…

Tatil düşüncelerinden sıyrılıp antibiyotik ve vitaminlere gömülmeli...

23 Mayıs 2011 Pazartesi

Satış görevlisi nasıl bertaraf edilir???

Photobucket


Satışçı tayfasından korkacaksın…

İyi satışçı sana sürmeyeceğin o kremi sürdürür, içine giremediğin o elbiseyi aldırır, asla ihtiyacın olmayan gereksiz bir ıvır zıvır sigortasına imza attırır, üstüne bir de bir gün çayını içmeye gelirim abi diye samimiyetin dibine vurur.

İşte ben sürekli böyle elemanlarla karşılaşıyorum…

Ya da karşılaştığımı sanıyorum…

Aslında belki de iyi satışçı falan yok sadece saf yurdum insanı var…

Burada, sizi biraz durdurayım. Çünkü ben o saf yurdum insanlarının 1 numarasıyım.

Pek çok satış görevlisinin kariyer basamaklarını hızla tırmanmasında misyonum oldukça büyük de diyebiliriz…

Sahne : Akşam iş çıkışı İstinye Park’ta arkadaşım Ebru’yu bekliyorum. Kendisi, ay evden bir türlü çıkamadımgillerden olduğu için bekleyen taraf genelde ben oluyorum. Beklerken sıkılmamak için kozmetik mağazalarından birine dalıyorum. Amaç zaman öldürmek, bir iki parfüm koklamak, en son çıkan kırışık kremlerine göz atmak falan filan… Sinsice yanıma yaklaşan satış görevlisini hissetmiyorum bile…

Yardımcı olmamı ister misiniz efendim?

“Hayır, sadece bakıyorum” diyorum. Gözümden netlik akıyor. Bana asla bir şey satamayacaksın şimdi bu mağazadaki bütün testerları sürüp sürüp çıkacağım nıhahaha diye sessiz kahkahalar atıyorum içimden…

Satış elemanı peki, deyip geri çekiliyor. İlk hamle başarısız!

Ojelerin yanına doğru yaklaştığımda aniden standın arkasında beliriyor.

“Aradığınız özel bir renk var mı? “

Yoo, bakıyorum diyorum bu kez sıkılgan tavrımla…

Chanel’in yeni rengi Black Pearl bu aralar çok satıyor. Özellikle gece elbiseleriyle müthiş duruyor diye modasal tavsiyeler de bulunuyor bana güzellik editörü tadındaki görevli…

Evet, çok güzel ama bence gereksiz pahalı diyerek param yok git artık mesajı vermeye çalıştığım anda en önemli atak geliyor…

Aaa evet ama bizim mağazamızın çıkardığı yeni oje serisinde Chanel’in aynı tonu vaaar!

Sonrası karanlık….

Mağazadan çıktığımda elimdeki poşette tanesi 15 lira olan 3 tane çakma Chanel oje görüyorum…

Satışçı tayfasından korkacaksın demiştim değil mi?

İyi bir satışçı ruhunuzu şeytana satar ama ruhunuz duymaz…

Sonra elinizde asla sürmeyeceğiniz Chanel’in yanından geçmeyen ojelerle kalakalırsınız…

Daha da sonra mı?

Sizi bir buçuk saat bekleten arkadaşa kallafi bir yemek ısmarlatarak ojelerin acısını çıkarırsınız olur biter :)

15 Mayıs 2011 Pazar

Zamansız

Photobucket


İskele kalabalık… Akmış makyajım ve ıslak saçlarımla yağmurun tınısına uygun adımlarla yürüyorum. Kafamda kurduğum hikayeler ordan oraya savrulmamı engelliyor. Ayrılalım dediğin an çalan müzik hala kulaklarımı tırmalıyor. Vapurda en uca gidip oturuyorum. Gözüm hep yaşlı insanlara takılıyor.

Yatakta uzanmış ellerimizi incelerken “Keşke ellerimiz hiç buruşmasa”, dediğini hatırlıyorum. “Aynaya bakmayarak yüzündeki kırışıklıkları inkar edebilirsin ama ellerin hep gözünün önündedir, yılların ne kadar çabuk geçtiğini her gün yüzüne vururlar.” Denize doğru uzattığım ellerime bakıyorum. Yarısı çıkmış ojelerim dikkatimi dağıtıyor.

Ellerin gayet güzel diyor çok yakınımda bir ses… Kafamı çevirince mavi bir çift gözle karşılaşıyorum.

Elimdeki yaşanmışlıklara bakıyorum diye gülüyorum. Daha sonra adının Hakan olduğunu öğreneceğim adam elimi avcunun arasına alıyor. Eli elime değdiği an kalbim eziliyor.

İyi bir falcı olduğum söylenemez ama ellerindeki kısa çizgiler net biri olduğunu gösterir diyor. Ojelerine gelince kötü bir manikürcü…

“Pek sayılmaz”, diyorum.

Aklıma ayrılırken son bir çabayla elini tutmaya çalışmam geliyor.

Yeterince net değilim bence. Söylediklerim hep istemediğim yerlere gidiyor. Ojelere gelince, bir şeye üzülünce tırnaklarımı koparıyorum.

Sadece tırnaklarını koparsan iyi üstüne bir de aşk acısı içinde kıvranıyorsun…

Adamın cesaretine ve küstahlığına sinirleniyorum bir an ama benim olamadığım netliğe sahip olması içimi gıcıklıyor.

Elimi ellerinin arasından sıyırıp sigarama uzanıyorum.

Senin kadar cesur değilim diyorum. Sigarayı yakarken beni izlediğini farkediyorum. O an tanımadığım bu adamı eve götürüp seni içimde defalarca öldürmek istiyorum.

Vapur iskeleye yanaşırken beynimden hızlı düşünceler akıp gidiyor…

Ayağa kalkarken başka zaman diyerek gülümsüyorum Hakan’a, başka zamanların anlamsızlığıyla dalga geçerek…

Vapurdan inerken beni bir kez daha yendiğini düşünüyorum…

Yağmur hızını arttırıyor. Eve değil yalnızlığıma doğru yürüdüğümü fısıldıyor kulağıma kendi alaycı sesim…