30 Eylül 2011 Cuma

HIV/AIDS tedavi araştırmalarına ufacık bir katkı için...

Photobucket


M.A.C Cosmetics'in Viva Glam rujlarından bir tane alıyorsunuz hem güzelleşiyor hem de Türkiye'de HIV/AIDS'le yaşayanlara yardım eden Pozitif yaşam derneğine destek olmuş oluyorsunuz. Bu ruja verdiğiniz her kuruş M.A.C 'İN AIDS fonuna oradan da hoop Pozitif Yaşam Derneğine gidiyor :)

En süperi deee rujunuz Gaga imzalı :)))

Ve tabikiiiii:

sorumlublog.com
SorumluBlog Facebook
SorumluBlog Twitter

28 Eylül 2011 Çarşamba

Bize İyi Kalbin Gerek!!!

Photobucket


Sahne;

Kadın ve erkek sevişerek içeri girerler, gömlekler, elbiseler, iç çamaşırları etrafa saçılmıştır… Nefesler birbirine karışır malum son kaçınılmazdır… Sonrası Türk filmi… Ekran kararır sonrasında yatakta sigara içen tipler belirir…
Ya da yeni sinemaya bakalım sahne devam eder kimse durmaz kadınında adamında muhteşem olduğu gerçek dışı görkemli bir sevişme yaşanır biz de ağzımız açık ekrana bakarız…

Şimdi soru 1:

Bu iki sahnede de ne eksik?

Aşk, heyecan, tutku, libido???



Hepsinden az biraz serpiştirilen bu sahnelerin hiçbirinde, küçükken babamızın çekmecesinde bulup bu kesin ayıp bişey dediğimiz, lisede şişirilip içine su doldurulan, genç kızların görünce yivraaanç diye çığlık attığı, nedense koşarak kaçtığımız prezervatif yok!

İşin kötüsü bu sahneler filmlerde değil gerçek hayatta her gün tekrarlanıyor…
Tutkulu bir sevişme arası iki dakika bilinçli davranmaya çalışan kadın Ahmeeet prezervatif kullanmamız lazım diyor. Ahmet’in cevap net: Kızım ben öyle hiçbişey hissetmiyorum, ya da sen bana güven ben kendimi tutarıaagggggmmmm diyor, tutamıyor…

Diyelim ki Ahmet kendini tuttu... Güzel güzel sevişildi… Telefonlar alındı bir daha görüşmek için sözleşildi…

Ahmet seviştiği kızın kimlerle yattığını biliyor mu? Ya da Ahmet bugüne kadar kaç kişiyle korunmadan sevişti?

Her gün milyonlarca insan korunmadan seks yapıyor…

Bu kız ne ayıp şeylerden bahsediyor diyenler iyice okusun…

Her gün milyonlarca insan ne sonuçlarının ne olacağını bilmeden korunmasız seks yapıyor…


Her gün milyonlarca insan korunmayarak seviştiği adamın ya da kadının seviştiği herkesle sevişmiş oluyor…

Bunun sonucunda da vücut pek çok yeni virüsle tanışıyor…

Hepatit B, Hepatit C, HPV, HSV, HIV…

Bir dakika en son ne dedim ben? HIV???

Amaan bişey dememişim…

AIDS!!!

Böyle söyleyince korkutucu geliyor değil mi?

Ya da uzak geliyor… Benim başıma gelmez diyorsunuz. Yabancı ülkelerin hastalığı o bizde olmaz Afrika’da falan olur o kadar uzak ya da yabancı uyruklu biriyle yatmanız lazım… Yatmadınız ki!

Ama güzel bir güne uyandığınız sabah…

HIV Pozitif olduğunuzu öğrenebilirsiniz…

Eee ne olacak?

Hayır ölmeyeceksiniz HIV pozitif taşıyıcıları gelişmiş tedavi yöntemleri sayesinde çok uzun yıllar kaliteli bir hayat sürdürebiliyor, Hayır yalnız da kalmayacaksınız şu an Türkiye’de kayıtlı 5.000 HIV taşıyıcısı var, Hayır kimse bunu bilemeyecek HIV ‘le yaşayanlar taşıyıcı olduklarını kimseye açıklamak zorunda değil. Hayır hayatınız değişmeyecek sadece günde iki ilaç alacaksınız… Hayır, ahlaksız değilsiniz HIV ahlaki değil sadece tıbbi bir durum. Hayır, Tanrı sizi cezalandırmıyor bu iyi kötü herkesin başına gelebilir, Hayır ailesiz kalmayacaksınız HIV Pozitif taşıyıcıları çocuk sahibi olabilir…

Ya da güzel bir güne uyandığınız sabah…

Çantanıza bir tane prezervatif atacaksınız…

Kadın ya da erkek olmanız hiç farketmez… Kimse sizi bilinçli olduğunuz için eleştiremez!

İnanın bu prezervatif denen meret korkulacak bir şey değil balonlar kadar renkli ve eğlenceli…

Ve bugün yerinizden kalkıp test yaptıracaksınız.

Emir kipi mi kullandım çaktırmayın etkili olsun diye :)

Hadi kalkın ama! :)

“Ne bu ciddi konuşmalar diyorsanız hemen açıklayayım; Sosyal medyanın gücünün ne kadar kocaman olduğunu artık hepimiz biliyoruz. Bugüne kadar buradan bir sürü şey paylaştım, giydiklerimi yediklerimi, okuduklarımı, keyif aldığım herşeyi… Yani sizinle uzun zamandır keyifli bir geyik yapıyoruz... Şimdi biraz ciddileşme ve elimizdeki sosyal medya gücünü yararlı bir amaç için kullanma zamanı. Biz iyi kalpli bir işe giriştik. Amacımız HIV/AIDS’e karşı önyargıları kırmak ve hayata POZİTİF bakmak!”

Çok bir şey istemiyoruz aslında sadece iyi kalbinizi istiyoruz. O da hepinizde bolca var biliyorum.

Peki, iyi kalbinizi nasıl göstereceksiniz?

Öncelikle her gün işe giderken geçtiğiniz Taksim Metrosu, yürüyen bantlar katı Talimhane çıkışına doğru yöneleceksiniz. 1-15 ekim tarihleri arasında sergilenek SorumluBlog: Bize iyi Kalbin gerek sergisini görüp şaşıracak, Proje için iyilik perisi fotoğrafçı Dilan Bozyel’e poz veren 20 iyi kalpli Blog yazarının Pozitif fotoğraflarını görüp, Neymiş bu HIV/AIDS hemen öğrenmeli deyip Pozitifyasam.org adresinden en temiz bilgiyi alacaksınız.

Daha sonra sorumlublog.com , Facebook
ve Twitter
sayfalarına atlayıp binlerce önyargı karşıtı genç beyinle karşılaşacak ve mutlu olacaksınız :)

Peki Türkiye’de HIV pozitifle yaşayan insanlara nasıl yardım edebilirim, elimden ufacık ta olsa ne gelir diyorsanız M.A.C’in Viva Glam rujlarından alarak Pozitif Yaşam derneğine katkıda bulunabilirsiniz. Çünkü bu rujlardan elde edilen tüm gelir pozitif yaşam derneğine gidiyor…
Bugünlük bu kadar….

Yarın kaldığımız yerden devam :)

18 Eylül 2011 Pazar

Ben Geçtiğimiz Haftaaa...

Photobucket


Ben geçtiğimiz Hafta;

Hiç uyuyamadım,

Saati hep 7’ye kurdum hep 6’da uyandım.

Ben geçtiğimiz hafta çok düşündüm…

Bazen çok çalıştım, bazen öylece ekrana baktım…

1580. defa öpücük atarak poz verdim...

Reebok’ın yeni çıkardığı koşu ayakkabılarını beğendim.

Photobucket

Ballı süt içtim…

Sezen Aksu’nun eski şarkılarını dinledim…

Fashion Night Out’a gidip tek bir parça kapamadan eve döndüm.

Photobucket

Yanlış programda çamaşır yıkadım. Kıyafetlerim minişleşti.

Sevgilime makarna yaptım…

Photobucket

Hayal Kurdum…

İlk defa yakın bir arkadaşım evlendi. Duygulandım, ağladım, mutlu oldum…

Çimlere yayılıp bira içtim…

Rüyamda menemen gördüm, sonra kalkıp hemen bol acılı menemen yemeye koştum :)

Photobucket

Saçımı kestirmeye gittiğim kuaförü çok kesersen fena olur diye tehdit ettim. Korktu az kesti :)

Penti'nin çıkarmış olduğu semt koleksiyonunun Cihangir serisinin hastası oldum!
Photobucket

Etiler’de vitrin diye bir mekana sürüklendim. Gidince önce surat astım sonra haydi eller havaya şeklinde dans ettim…

Ve yine kedi almak istedim, yine alamadım…

Sizin haftanız nasıl geçti?

16 Eylül 2011 Cuma

Ayrılık, özlem, rakı sohbeti...

Photobucket


Her şeyi özlersin…

Serin yaz akşamını, rakı balığı, annenin yaptığı taze barbunyayı, babanın senin için yaptığı sallanan sandalyeyi, nane kokusunu… Yürümeyi özlersin… Koşmayı, bazen hiçbir şey yapmadan uzanmayı, hayal kurmayı, gerçekçi olmayı…. Hepsini özlersin… Sonra bir gün içinde boş bir özlemle uyanırsın… “Neyi özledim ki?” dersin… İçin içini yer neyi özlediğini anlayamazsın bir türlü… Sonra elin telefona gider… Bir ömür uzunlukta beklersin telefonda. Tırnaklarını yersin beklerken… Telefon açıldığı anda özleminin yok olacağını düşünürsün… Telefon açılır kalbin yerinden çıkacak gibi olur. Bir iki samimiyetsiz nasılsın, hayat nasıl gidiyor atarsın ortaya…

Sonra "Seni çok özledim" der…

İçinde bir şeyler havalanmaya başlar…

"Ben de özledim" dersin…

Eski balıkçınızda buluşursunuz… Üzerinde eskiden çok sevdiğin mavi gömleği vardır. Hani bir zamanlar içini kıpırdatan…

Gülümsersin, gülümser…

Yanağından öper… İçin kıpırdar, kıpırdamaz…

Anlam veremezsin…

Kadehin kenarıyla oynamaya başlarsın. O anlatır, sen anlatırsın, ikinizde hayatınızın en cilalı taraflarını ortalığa dökersiniz, yükselen kariyeriniz verdiğiniz 3 kilo, üst üste kazandığınız tavla turnuvaları… Başarı saydığınız her şeyi anlatırsınız…

Ama elin hala bardağın kenarındadır…

İçindeki özlem garip bir boşluğa dönüşür…

Sonra önündeki rakıya bakarsın, ne kadar özlediğini hatırlarsın…

Sadece rakıyı mı?

Müzeyyen Senar’ı, Ortaköy’ü, gece yarısı arşınladığınız yolları, Beyoğlu’nu, bağıra çağıra ettiğiniz kavgaları, en tutkulu sevişmelerinizi, ağlayarak izlediğiniz filmleri, İlk kez elini tuttuğunda çalan şarkıyı, omzuna dayanıp hayal kurmayı, gidelim buradan demeyi, vanilyalı parfümünü, Sarhoşken sandalyeden düşüşünüzü, birlikte yaptığınız pastayı, hastalandığında bana çorba yap diye mızmızlanışını, gülmesini, ağlamasını…

Her şeyi özlersin…

Ama onu değil…

Yaşadıklarını özlersin…

Rakıyı özlersin…

"Bu yazıyı yazarken Müzeyyen Senar- Ben Seni Unutmak için Sevmedim çalmaktaydı.Keyfini çıkarın..."

14 Eylül 2011 Çarşamba

Şehirli Kadının Doğayla İmtihanı!

Photobucket


Adrenalin içeren sporları oldum olası sevmem, yapılan yerlerden birkaç yüz metre uzak dururum…

Çocukluğumda inşaattan kuma atlama, ellerini bırakarak yokuş aşağı bisiklet sürme, uyuyan köpeğin kafasına üzüm atma gibi birbirinden heyecanlı aktivitelere imza attığım için genç irisi olduktan sonra adrenalin anlayışım evde kanepede yayılarak motosikletle takla atan adamları izleyip ayy şimdi düşecek kafasını patlatacak bakamiyciim şekline dönüştü.

Bu durumun sadece bana özel olduğunu sanmıyorum. Zira tüm yıl yaşadığı tek gerilimin bilgisayarının çökmesi olan arkadaşlara sahibim. Durum böyle olunca o enerji bir şekilde birikiyor, birikiyor ve yazın tatil köylerini kendini o doğa sporu senin bu su sporu benim koşturan insanlar dolduruyor.

Normalde her gün asansöre binen insanlar bir anda dağa tırmanmaya karar veriyor, yağmur yağdığında eriyecek gibi koşuşturan fönlü iş kadını dalgaların arasında Rafting yapıyor, hatta hızını alamayanlar Afrika’ya Safari’ye gidiyor…

Ama en fenası… Bir anlık gaza gelip kendini geri dönüşü olmayan bir heyecan denizinin içinde bulanlar…

İşte bu yaz tam da o dediğim durumun içine düştüm.

Her zaman metropolün göbeğinde yaşamadım. Çocukluğum babamın işi dolayısıyla Türkiye’nin çeşitli il ve ilçelerini gezmekle geçti. Yani “anneaa bugün inek gördüm ne kadar ilginç dimaaa?” çocuklarından değilim. Ama ortaokuldan sonra İstanbul’a kesin dönüş yapınca Metropol bir şekilde beni de içine çekmiş bulundu. Sonunda da “Vallahi İstanbul’dan başka yerde yaşayamam şekerim İstanbul hiç uyumayan bir şehir” diye demeçler vermeye başladım daha İstanbul gecelere yeni başlarken horultularla uyuyan biri olarak 

Tabi her gün metroyla işe gidilen, öğle yemeklerinde sezar salata yenilen, akşamları herhangi bir havalı evente katılma durumu yoksa sinemaya ya da tiyatroya gidilen, beyni çalıştırmak için aynı anda 2 kitabı birden bitirmeye çalışılan steril hayat bir süre sonra sizi heyecan, macera, adrenaliiiiiin diye çığlıklar atmaya sürüklüyor. İşte o içten içe attığım çığlıkların sonunda bir gün sesli bir şekilde şunu söyledim.

“Bu yaz tatile karavanla çıkalım!”

Size yalan söylemeyeceğim bunu söylediğim an kendimi çok cool hissettim.

Nasıl hissetmem, herkes Bodrum, Çeşme gezecek sosyal ağ iletilerine Bodrum yıkılıyor, Alaçatı yanıyor yazacak ben ise sisteme karşı bir hippi tadında karavanla gezecek, doğayla iç içe olacaktım!!!

Aslında tam da böyle olması gerekiyordu. Ama aslında şunlar oldu:

İlk gece Tv’de Paranormal Activity'İ izleyip ödümü patlattım. Ertesi gece karavan ıssız bir yerde olduğu için Karaana bilinmez varlıkların doluşacağını düşünüp uyuyamadım. Kendim uyuyamadığım gibi yanımdakileri hiç uyutmadım  Açık büfe gibi daha önce küçümsediğim ancak hayat kurtarıcı olduğunu anladığım yemek sistemine sahip olmadığımız için sürekli yemek aradık ve hiçbir yemekten memnun olmadık. Dağ bayır, koy gezmekten ayaklarım su topladı, 3. gece karavanda elim, kolum hatta kafam kadar bir örümcekle selamlaştım, yetmedi örümceği sevgilimin üzerine fırlattım. Karavanın içi çok sıcaktı, duşu su sızdırıyordu, kapısı zor açılıyordu falan filan… Tam 5 gün süren karavan maceramız koşarak Bodrum’a kaçmakla son buldu.

Orda arkadaşlarımı buldum, en sevdiğim elbisemi giydim, aa şurdaki kıza bak ne giymiş hiç yakışmamış cık cık diye dedikodu yaptım, Hande Yener ne yaaa, nasıl dinliyorlar canım ne kro dedim, gecenin sonunda elimde kadeh Atmaaa atmaaa diye detone sesler savurdum.

Önümüzdeki yaz yine bir galeyana gelme durumu yaşamazsam kendimi açık büfenin, Haydi bakalım havuzda su topu oynayacağız diye yapışan animatörlerin, bilmem kaç metreden oluşan su parklarının olduğu bir otele atıp 15 gün boyunca börtüsüz böceksiz yayılmayı düşünüyorum.

Adrenalin mi?

Bilmem kaç metrelik su parkı ne güne duruyor?

Gelsin adrenalin gitsin dopamin:)

Ps: Fotoğraflarının sevimliliğine aldanmayınız :)

Photobucket

6 Eylül 2011 Salı

Kemerleri Bağlayalım IFW Başlıyor!

Photobucket

Bir moda haftasına daha hoş geldiniz sevgili okuyucular…

Yarın saat 16:00 itibariyle İstanbul’un en havalı kadınları ve en cool erkekleri Beyoğlu’nda buluşup defileden defileye koşturacak, kim ne giymiş dedikodusu yapacak ve pek tabi ki son moda kıyafetleriyle objektiflere poz verecekler…

Geçtiğimiz Şubat yapılan moda haftası beni pek tatmin etmediği için bu sene beklentilerimi küçük tutmaya gayret ediyorum. Ezilme tehlikesi atlatmadan izlenecek birkaç defile, herkese kibar davranmaya özen gösteren görevliler ve geçiyorduk da uğradık demeyen bir izleyici kitlesinden oluşan mütevazı isteklerim var sadece…

Geçen sene markaların istilasına uğrayan moda günleri çok şükür ki bu sene daha çok tasarımcı daha az marka demiş. Her şeyi olumsuz düşünmüyoruz tabi ki… Gamze Saraçoğlu, Özgür Masur ve Deniz Kaprol’un defilelerini abartılı bir heyecanla bekliyorum! Ben de 4 Gün boyunca sizi fotoğraflamak, moda hakkında atıp tutmak ve türk tasarımcıların yaratıcılıklarını izlemek için orada olacağım… Objektifime takılırsanız kaçmayın bana güzelce bir göz kırpın olur mu? :)

O zaman 7-10 Eylül tarihleri arasında İstanbul modaya doyacak diye magazinsel imzamı da atıp kıyafet seçmeye ışınlanıyorum :)

5 Eylül 2011 Pazartesi

New Flat...

Photobucket


Birçok blogger çok fazla işi gücü yokken bloguna sarılır onu besler, büyütür, güzelliğine güzellik katar. Sonra gerçek hayat çeşitli şekillerde merhaba der. Bu zaman hırsızı bir iş, bir bebek, bir sevgili, hatta bir hastalık olabilir. Rutine kaptırdıktan sonra da içini döktüğün bloga şimdi biraz bekle dersin. Yaklaşık 3 aydır benim blogumda iş yüzünden beklemede. Yazmak bana göre en iyi terapi olduğundan bıkkınlıkla yazacağım satırları size de aktarmak istemedim. O yüzden azıcık çok azıcık beklemeyi daha uygun buldum. Bu arada birçok sevdiğim okuyucuyu zorunlu ilgisizliğimden dolayı kaybettiğimi hissettim. Geri dönmek için en uygun zamanı kafamda belirlemiştim. İşte o an tam da üzerine bastığımız an :)

Üzerinden atladığımız onca zaman ne yaptın derseniz; uyudum, uyandım, işe gittim, filmler izledim, insanlar tanıdım… Ama bunun yanında uzun zamandır çok istediğim şeyi yaptım. Ailemin yanından ayrılıp kendi evime çıktım. Şu an baktığınız fotoğraf taşınma telaşı arasında evin salonuna küçük bir göz kırpış. Her yer dağınık, her yer salaş ama her yer benim :)

Merhaba ben geldim…